Kategori: Blog

Zayıflarken Küçük Dokunuşlarla Selülit ve Bölgesel Yağları Yok Etme Rehberi

Blog

Zayıflarken Küçük Dokunuşlarla Selülit ve Bölgesel Yağları Yok Etme Rehberi

Oldukça fazla zayıflama hikayeleri duyuyoruz. Kilo problemi yaşayan bireyler farklı yöntemlerle kilo vermeyi deniyorlar. Almanya Beslenme ve Diyetetik Birliği yeni raporunda; sağlıksız zayıflayanlarda selülitin artışı, karın ve bacak iç bölgelerinde oluşan buruşmanın her 10 kadından 8’inde görüldüğünü bildirmektedir. Bu haftaki yazımda estetik alanında kullanılan yöntemlerin nasıl etki ettiğini ve beslenme açısından neler yapılması uygun olacağı ile ilgili bilgilendirmeyi yapmak istiyorum.

Selülit Nedir ?

Selülit genellikle basen, karın ve iç bacaklarda “portakal kabuğu” görünümü ve derideki çukurluklarla kendini gösterir. Şişmanlık ve selülit karıştırılmamalıdır çünkü şişman olmayan kişilerde de selülit görülebilir. Yağ hücrelerinin büyüyerek kan ve lenfatik dolaşım üzerine yaptığı baskı dolaşımın bozulmasına neden olur. Vücutta dolaşımın bozulması deri altı dokuda ödeme ve bağ dokulardaki dolaşımın bozulmasına neden olduğu için deri de çökmelere sebep olur.

Selülit Tedavi Edilebilir mi ?

Cildin en alt tabakasındaki yağ dokusu güvenilir şekilde azaltılırsa ve dolaşım sistemi düzgün ve yeterli olarak çalışırsa selülit klinik olarak tedavi edilebilir. Selülit tedavisinde çeşitli yöntemler kullanılabilir ve bu yöntemlerin başarı oranları değişiklik göstermektedir.

Selülit Tedavisinde Kullanılan Yöntemler

Tedavi de kullanılan yöntemlerden bazıları şunlardır: kavitasyon-ultrashape, mezoterapi, karboksiterapi, LPG, Kriolipozis, bölgesel zayıflama kremleri ve jeller tek tek veya beraber olarak selülit tedavisinde kullanılabilir.

Kavitasyon acısız bir yöntemdir. Temel olarak ultrasonik dalgaların derinin alt tabakalarına iletilmesi ardından titreşim ve termal etki sağlanmasıdır. Düşük ve yüksek frekanslı ultrason olarak ikiye ayrılır. Düşük frekanslı ultrason düşük ısıyla çalıştığı için deride sıkılaşma amacıyla kullanılmaz ve bölgesel yağlanması olan ancak şişman olmayan kişilerde daha uygun bir tedavidir. Yüksek frekanslı ultrason ise deri altı dokularında ısı göndererek yağ dokusunda parçalanma sağlar.

Mezoterapi; çeşitli madde, vitamin, ilaç ve karışımların deri altına enjekte edilmesi ile uygulanan hafif acılı bir yöntemdir. Yüz gençleştirme, selülit tedavisi, incelme, sıkılaşma ve bölgesel yağ birikimlerinin tedavilerinde tercih edilebilir. Selülit mezoterapisinde verilecek karışımların miktarları, oranı çeşidine göre uygulanacak seans sayısına, selülit evresine göre karar verilir. Yan etki olarak enjeksiyon noktalarında geçici kızarıklık, ödem, kaşıntı olabilir fakat uzman kişiler tarafından uygun koşullarda yapıldığında yan etkileri çok nadir görülür.

Karboksiterapi; karbondioksit gazının deriye uygulanmasıdır. Uygulama sonrası bölgeye çevre dokulardan daha fazla oksijen gelerek dolaşım hızlanır ve yağ yakımı artar. Karboksiterapi uygulama kolaylığı olan ciddi bir yan etkisi olmayan kozmetik dermatoloji de yağ yakıcı etkisi olan ve dokuda oksijenlenmeyi arttıran bir yöntemdir.

LPG Endermoloji; bir makine yardımlı masaj sistemi olup, vakumla oluşturduğu negatif basınç, yuvarlama sırasında oluşturduğu pozitif basınç ve cilde yaptığı germe etkisiyle selülitin tedavisin de kullanılmaktadır. Masajın ilk etki olarak sıvıyı uzaklaştırması nedeniyle ciltteki yüzeysel iyileşmeler çabuk gözlenmektedir.

Kriolipoliz; yağ dokusunun soğutularak (bölgesel pannikülit yaratarak) yağ dokusunun azaltılması hedeflenmektedir. Yeni ve acısız bir yöntem olup dokulara zarar vermeden yağ tabakasının kalınlığını belirgin oran da azaltmayı amaçlar. Özellikle karın, bel gibi bölgelerde yağ artışları olan hastalarda etkindir, fakat şişman ve deri sarkıklığı olan hastalarda belirgin etkinliği görülmemiştir.   İşlem sırasında sinir liflerinde gerçekleşen minimal hasar ;tedavi sonrasında geçici ağrı, ısı, karıncalanma hissedilebilir. Acısız ve pratik olması tercih edilme nedenlerinden olsa da klinik çalışma ve uygulanan hasta sayısı henüz azdır. Kullanılan yöntemlerin acısız, kolay uygulanabilir olması ve yan etkilerinin çok az görülmesi tercih edilme nedenleri arasında iken pahalı olması, etkinliğinin kesinleşmemiş ve kalıcı olmaması göz önünde bulundurulmalıdır.

Tiroid ve Beslenme

Blog

Tiroid ve Beslenme

Günümüzde gitgide artan tiroid rahatsızlığına karşı bilincimizi de arttırmamız gereklidir. Genellikle istenmeyen kilo alımı veya verimi ile kendini gösteren bu rahatsızlık aslında genel anlamıyla metabolizmayı ilgilendirmektedir.

Tiroid Bezi Nedir ?

Tiroid bezi boynumuzun önünde bulunan küçük ama tüm vücut çalışmasını etkileyen endokrin sisteminin bir parçasıdır. Yağ ve karbonhidrat metabolizması, vücut ısısının ayarlanması, beyin gelişimi ve kolesterol düzeyinin ayarlanması, kandaki kalsiyum oranının düzenlenmesi gibi birçok görevi vardır.

Tiroid Bezi Rahatsızlıkları

En çok görülen tiroid rahatsızlığı hipotiroidizmdir. Haşimato rahatsızlığı ise tiroid bezinin iltihaplanması olarak bilinir. Otoimmun bir rahatsızlık olup vücudun kendi dokularına zarar vermesiyle tanımlanır. Yeteri kadar salgılanamayan T3 ve T4 hormonları metabolizmanın yavaşlamasına, kilo alımına, yorgunluğa, cilt kuruluğuna, konsantrasyon bozukluklarına neden olur. Diğer bir tiroid rahatsızlığı ise hipertiroidizmdir. Vücüdun otoimmun cevabı olarak T3 ve T4 hormonları olması gerekenden fazla salgılanır. Bu hormonların fazla salgılanmasıyla istenmeyen kilo kayıpları, yüksek kan basıncı, ishal ve kalp atışının hızlanması gibi semptomlar görülebilir. Her iki rahatsızlıkta otoimmun ve genetik tabanlı rahatsızlıklar olmasına rağmen hipotiroidizmin görülme sıklığı daha fazladır. Guatr ise tiroid bezinin büyümesi şeklinde tanımlanır. Diyetle iyodun fazla veya az alınmasından kaynaklanabilir. Hipotiroidi olan hastaların kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riski fazladır çünkü tiroid hormonlarının az salgılanması yüksek kan yağları profiline ve kan basıncının artmasına neden olur.

Bununla beraber tiroid hastalıklarının bozulmuş glikoz intoleransı ve diyabetle de güçlü bir bağlantısı vardır. Tip1 diyabetli hastaların %30’unda, tip2 diyabetli hastaların % 12,5’inde ve herhangi bir başka hastalığı olmayan insanların % 6,6’sında tiroid rahatsızlıkları görülür.

Tiroid ve Beslenme

Haşimoto rahatsızlığı olanlar için kilo vermek ne kadar zor ise tiroid hormonları çok çalışan biri içinde tam tersi söz konusudur. Bu süreçte yapılabilecek ilk şey hormon seviyeleri sabitleştirilene kadar hastayı sağlıklı beslenmeye ve düzenli egzersiz yapmaya yönlendirerek stresi minimum düzeye indirmektir. Bu süreçte kilo vermeye yardımcı olmak için kalori ve karbonhidrat oranı ayarlanmış yağsız protein, sebze, meyve, omega3 ve yüksek lifli gıdalar içeren bir diyet programı ayarlamak gerekir. Yüksek lifli beslenmek hipotiroidizimde görülen kabızlık sorunu içinde rahatlatıcı biz çözüm olacaktır. Çoğu zaman besin öğelerinin fazla veya az alımı tiroid hastalıkları semptomlarını tetikler. İyot, tiroid hormonlarının çalışması için elzem bir besin öğesidir. Fakat fazla veya az alınması bir risk faktörüdür.

Brokoli, karnabahar, lahana gibi bazı sebzeler içerisindeki guatrojen madde olduklarından ötürü tiroid hastaları için önem taşımaktadır çünkü guatrojen maddesi tiroid hormonunun salınma mekanizmasına karışmakta ve mekanizmayı olumsuz etkilemektedir. Soya da guatrojen içeren bir diğer besindir ve tiroid hormonunun salınımı azaltmaktadır. Tiroid rahatsızlığı olan hastalar için besin takviyelerin kullanılma zamanı önemlidir. Kahve, kalsiyum takviyesi ve lifli takviyeler tiroid ilaçlarının emilimini etkilediği için yemeklerden en az 1 saat önce alınmalıdır. Flavanoid içeren sebze ve meyveler kardiyovasküler sağlık açısından yararlıdır ama yüksek oranda kullanımı tıpkı diğer takviyeler gibi tiroid mekanizmasını baskılamaktadır.

D Vitamini Eksikliği

Yapılan bir çalışmada Haşimoto hastalarının %90’ında vitamin D eksikliğine rastlanmıştır. Hipertiroidili hastaların büyük çoğunluğunda vitamin D eksikliğine bağlı kemik kayıpları görülür ama bu kayıpları minimuma indirmek mümkündür. Vitamin D yönünden zengin olan yumurta, süt ve süt ürünleri, yağlı balık tüketimini arttırmak ve güneş ışığından olabildiğince yararlanmak gerekir. Selenyum tiroid bezinde yüksek oranda bulunan bir mineraldir. Yapılan çeşitli araştırmalarda selenyum eksikliği bulunan Haşimoto hastalarında selenyumun olumlu etkisi olduğu gözlenmiştir ama fazla alımı ise gastrointestinal sistemde rahatsızlıklara yol açmakta ve tip2 diyabet ve kanser görülme riskini arttırmaktadır.

Yaşam Kalitesi Yükseltilebilir

Tiroid hastalıklarında istenmeyen kilolar, önemli kardiyovasküler riskler; yorgunluk ve konsantrasyon bozuklukları gibi ve gastrointestinal bozukluklar hastaları zorlamakla beraber yaşam kalitesini de düşürmektedir. Bunun için hastaları düzenli beslenmeye ve egzersize yönlendirmek ve bu bilinci aşılayarak yaşam kalitelerini optimum düzeye çıkarmak mümkündür.

Sonuç olarak, çeşitli alınacak önemlerle bu hastalıkla daha kolay yaşamayı öğrenebilir ve yaşam kalitesini maksimum düzeye çıkartabilirsiniz.

Süt ve Süt Ürünleri ile İlgili Yanlış Bilinen Gerçekler

Blog

Süt ve Süt Ürünleri ile İlgili Yanlış Bilinen Gerçekler

Süt, hayvansal ürünler içerisinde, insan hayatının her dönemindeki beslenmesinde en başta yer alan ve vücudumuzun ihtiyacı olan besin elementlerinin tamamına yakın kısmını bileşiminde bulunduran tek gıdadır.

Süt Neden Önemlidir ?

Bebeklikten yaşlılığa vücudun gelişmesi, güçlenmesi ve sağlığın korunması için gereken besin öğelerini bünyesinde bulunduran değerli bir besin olmakla beraber yapısında bulunan immünoglobunlinler, büyüme hormonları, enzimler ve antibakteriyel öğelerden dolayı yaşamımızda önemli bir yere sahiptir. İnsan yaşamının her evresinde gerekli olan süt ve süt ürünleri protein, kalsiyum, fosfor, A vitamini ve bazı B vitaminleri(B2 ve B12) açısından iyi bir kaynaktır.

Faydaları Nelerdir ?

Büyüme ve gelişmeyi sağlar, kalsiyumun emilimi ve bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkileri vardır. Bununla beraber kemik sağlığı açısından faydaları kanıtlanmış olup kanser, obezite ve hipertansiyon gibi kronik hastalıklar üzerindeki etkisiyle ilgili çalışmalar devam etmektedir.

Süt doğal içeriği ve içinde bulundurduğu elzem aminoasitler ve vitaminler sayesinde doğduğumuz günden yaşlılığa kadar sağlığımız açısından oldukça faydalıdır.

Çiğ süt mü, UHT süt mü tercih etmeliyiz ?

“Uygulanan ısıl işlemler sütün kalitesini bozar mı ?” veya bir başka deyişle Çiğ süt mü, UHT süt mü tercih etmeliyiz?”. Bu sorulara bilimsel kaynaklara dayanarak cevap vermeye çalışacağım.  Ülkemizde kişi başına süt ve süt tüketimi, yaklaşık yılda 170 litredir. İşlenmemiş içme sütü olarak kişi başına tüketim ise yılda 4-5 litre civarındadır. Bu da bize aslında bazı bilgilerin netleştirilmesi gerektiğini ve insanların bu konuda daha da bilinçlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Mikroorganizmaların üremesine engel olmak ve sütün kalitesini değiştiren enzim aktivitelerinin durdurmak için ısıl işlem uygulanmaktadır. Bu ısıl işlem uygulaması fabrikalarda hijyenik koşullarda ve belli prosedürler çerçevesinde uygulandığı için besin öğesi kayıpları daha az olmaktadır. Fakat ev ortamında uygulanan ısıl işlem sonunda süre ve sıcaklık kontrolü yapılamadığı için besin öğesi kayıpları maksimum düzeyde olup sütün biyoyararlılığı büyük ölçüde azalmaktadır. Buna ek olarak sıcaklık ve basınç gibi uygulanan fiziksel işlemler sonunda proteinin ikincil ve üçüncül yapısında bozulma meydana gelir. Bu da süte alerjen özelliği yükleyen beta-laktoglobulin gibi proteinlerin yapısını bozarak sütün alerjen olma özelliğini azaltır. Bu bozulmalar ileri derece olmadığında ise proteinlerin sindirim ve biyoyararlılığı artar.

Evler de bilinçsizce uygulanan kaynatma işlemlerinde akrilamid gibi kanserojen maddeler açığa çıkabilmektedir ama yapılan araştırmalarda ileri teknolojiyle uygulanan pastörizasyon ve UHT işlemlerinde bu maddelerin açığa çıkmadığı görülmüştür. Süt ve süt ürünlerine uygulanan bilinçsiz işlemler besin kayıplarını yüksek oranda arttırmaktadır. Türkiye’de açık sütlerle yapılan bir araştırmada, 10 dakikalık kaynatmanın B1,B2,B3, B12 ve folat vitaminlerinde sırasıyla ; %60, %25,%12,%21 ve %32 oranında kayıplara neden olduğu, bu kayıpların 15 dakikada daha da arttığı sonucuna varılmıştır. Edinilen bilgilere göre ülkemizde çiğ sütün mikroorganizma içeriği, Avrupa Birliği ülkelerine göre 10 kat fazladır. Kayıtdışı süt üretiminin yaygın olması, hijyenik koşullara uyulmaması ve gıda teknolojisinin yetersizliği gibi nedenlerden dolayı aslında sağlıklı zannettiğimiz sokak sütleri sağlımız açısından büyük riskler taşımaktadır.

Sütü bozan birtakım mikroorganizmalar ve onların enzimleridir. Gelişmiş UHT ve pastörizasyon yöntemleriyle sütü bozabilecek etmenler ortadan kaldırılmaktadır. Bir diğer merak konusu da ürünlerin içerisine antibiyotik eklenip eklenmediğidir. Fermente ürünlerin içerisine antibiyotik eklemek mümkün değildir çünkü bakteriler çalışamadığı için yoğurt oluşamaz. Tüm bunlara rağmen bilinen ve güvenilir yerlerden alışveriş yapmak akılcı bir yöntem olacaktır.

Sonuç olarak yaşam döngüsü boyunca bizim için elzem olan bu besin, kontrollü uygulanan ısıl işlemler ile insan sağlığı açısından yararlı hale gelmektedir. Isıl işlem uygulanmayan süt ve süt ürünlerinin içerdiği patojen mikroorganizmalar sağlık açısından büyük risk oluşturmaktadır. Kontrollü uygulanan ısıl işlem yapılmış ürünleri tercih ederek, merdiven altı üretim diye tabir ettiğimiz ürünlerden uzak durarak, bildiğimiz ve güvendiğimiz yerlerden temin ettiğimiz süt ve süt ürünlerini hem çocuklarınız hem de siz güvenle tüketebilirsiniz.

Hindistancevizi Yağı

Blog

Hindistancevizi Yağı

Hindistancevizi yağı yeni bir trend olarak günümüzde daha çok duyulmaya başlasa da aslında tropik bölgelerde çok uzun zamandır kullanılan bir yağ çeşididir.

Hindistan Cevizi Kullanım Alanları ve Faydaları

Endonezya, Filipinler, Hindistan ve Güney Asya ülkelerinde yetişen ve yöre halkının “hayatın ağacı” olarak nitelendirdiği bu enerji yoğunluğu yüksek besin alternatif tıpta uzun yıllar boyunca kullanılmıştır. Özellikle Amerika’da 1940’lardan sonra kalp hastalıkları oranının artmasıyla beraber bitkisel yağların yerini Hindistancevizi yağı almaya başlamıştır. Fakat daha sonradan insanların düşük yağlı diyetlere yönlendirilmesiyle beraber hindistancevizi yağı kullanımı da buna bağlı olarak git gide azalmıştır.

Orta zincirli yağ asitlerinin genel kaynağı olan hindistancevizi yağı özellikle klinik hastalarda(yağ emilim metabolizması hastalıkları ve ciddi sindirim hastalıkları) kullanılması elzem bir yağ çeşididir. Orta zincirli yağ asitlerinin en önemli özelliği diğer yağlar gibi vücutta kullanılması için parçalanmasına gerek yoktur direk İnce bağırsağa ulaştıklarında zaten yağ asidi formunda oldukları için hemen kapı toplardamarınca emilir ve anında karaciğerlere gider. Karaciğerde de enerji olarak metabolize edilir. MCT’lerin enerji artışına sebep olup metabolizmayı hızlandırıp desteklemelerinin nedeni de kendilerine has olan sindirim farklılığından kaynaklanmaktadır.

Hindistancevizi yağı içerdiği yağ asitleri sayesinde yüksek ısıya maruz kaldıklarında okside olmaması açısından pişirme yağı olarak da rahatça kullanılabilir. Aynı zamanda yapılan araştırmalarda MCT’lerin antimikrobiyal özellikleri olduğu da görülmüş, hastalığa sebep olan mantar, bakteri, virüs ve parazitleri öldürmekte etkili oldukları ispatlanmıştır.

Hindistancevizi Yağı ile Kilo Verme

MCT yağların sağlığa birçok faydası olduğu gibi zayıflama üzerinde de etkili sonuçları olduğu görülmüştür. 2008 yılında American Journal of Clinical Nutrition’da yapılan bir çalışmada kalori kısıtlı diyet alan iki grupta bir gruba zeytinyağı diğer gruba MCT içeren yağ verilmiş, MCT yağ çeşidiyle beslenen grupta kilo kaybının daha anlamlı olduğu görülmüştür. MCT yağ çeşidi olan Hindistancevizi yağı kendi özel formuyla uzun zincirli yağ asitlerine göre adipoz dokularda birikmesi daha zor ve vücutta sindirilmesi daha kolay bir yağdır. Bu yüzden kilo verme programlarında tercih edilmesi önerilir. Buna ek olarak yapılan bir diğer çalışmada abdominal yağlanması olan orta yaşlı 40 Brezilyalı kadına 12 hafta boyunca bir gruba soya yağı diğer gruba hindistancevizi yağı verilmiştir. Çalışma sonunda iki grubunda kilo verdiği ama MCT yağ çeşidiyle beslenen grubun bel/kalça oranının diğer gruba göre anlamlı bir şekilde azaldığı ispatlanmıştır. Hindistancevizi yağını kullanan grupta doygunluk hissinin daha fazla olduğu bildirildiği için bunun da kilo kaybına etkisi büyüktür.

Hastalıklar Üzerindeki Etkileri

Sadece zayıflama veya immun sistemi için değil, Nörolojik hastalıklar içinde kullanılması önemli bir kaynaktır. Bu tip hastalıklarda, karbonhidrat kısıtlı diyetlerde glikoz beyin için gerekli enerjiyi sağlayamadığı zaman keton cisimleri beyin için enerji kaynağı olarak kullanılır. Keton cisimlerinin artışı mitokondriyel aktiviteyi arttırdığı için beyinin glikoza ihtiyacını minimum düzeye indirerek hastalık semptomlarını en aza indirger.

Yapılan diğer bir çalışma hindistancevizi yağı kullanan tip 2 diyabetli hastalarda insülin hassasiyetinde büyük ölçüde kontrol sağlandığı görülmüştür. Katılımcılar üzerinde yapılan çalışmada 5 gün boyunca %77.5’u uzun ve orta zincirli yağ asitleri içeren diyet ile beslendiklerinde insülin hassasiyetinde %17 ile 30 arasında yükselme saptanmıştır. Doymuş yağlar içerdiği karbon sayısına göre farklılık gösterir. Hindistan cevizi her ne kadar yüksek oranda doymuş yağ içerse de içeriğindeki yağ asidi laurik asittir bu da araştırmalarda HDL kolesterolü yükseltici etkisi olduğu görülmüştür. Diğer doymuş yağlar gibi aynı mekanizma da çalışmasa da kalp damar sağlığı açısından tercih edilmesi gereken ilk yağ değildir. Zeytinyağı ve soya yağının kalp damar hastalıkları açısından iyileştirici etkisi Hindistan cevizi yağına göre çok daha fazladır.

Hindistancevizi yağı aslında hem bir besin hem de bir ilaç olarak kabul edilebilir. Özellikle tüp ile beslenen hastalarda oldukça yararlı olan bu yağ safra tuzlarına gerek olmadan portal sisteme direk karışabildiği için kolayca sindirilir. Faydaları arasında metabolizmayı hızlandırması, hastalıklara karşı koruyucu olması, bağışıklığı arttırması, bakteri ve virüsleri öldürmesi sayılabilir. Sonuç olarak yapılan araştırmalarda sadece kolay enerji sağlayan bir yağ çeşidi olmasının yanında kilo vermeye yardımcı, kardiyovasküler ve nörolojik hastalıkların tedavisinde yardımcı olması, kolay sindirilebilirliği açısından sindirim sistemi hastalıklarında huzursuz bağırsak sendromu, reflü, kolesistektomi gibi kullanılan fonksiyonel bir besin olarak otoriteler tarafından kullanılması önerilir.

 

Detoks

Blog

Detoks

Detoks popüler kültürün getirileriyle günümüzde çok yanlış anlamlarda kullanılan bir terim olmuştur. Genellikle insanların hızlı kilo vermek için tercih ettikleri bu yöntem aslında vücudu zehir diye tabir ettiğimiz toksinlerden arındırmak, vücudu nötralize etmek, hem mental hem de fiziksel rahatlama sağlamak amacıyla kullanılmalıdır.

Detoksa Neden İhtiyaç Duyarız ?

Çoğumuz stresli yaşamdan ve kirlilikten büyük ölçüde etkileniyoruz ve bununla başa çıkmak için sağlığımızı bazen görmezden gelebiliyoruz. Günlük yaşamımızda tükettiğimiz trans yağlı, yüksek früktoz içeren mısır şuruplu yiyecekler, kafein, alkol, işlenmiş gıdalar, yanlış ve düzgün kullanılmayan ilaçlar, ağır metaller, vücudumuzdaki nitrojen, üre, karbondioksit gibi kimyasallar, enfeksiyona neden olan bakteri, virüs ve parazitler, kimyasal tarım ilaçları ve temizlik ürünleri maruz kaldığımız toksinlerden bir kaçı olarak sayabiliriz.

İş yükü, ekonomik kaygılar, kişisel zamanın azlığı, reklamlar, televizyon, bilgisayar, telefon, iletişim sıkıntısı, sosyal hayatta kendini yalnız hissetme gibi duygular da tıpkı diğer kimyasallar gibi sağlımızı olumsuz yönde etkilemektedir. Sonuç olarak aslında kendini yenileme mekanizmasına sahip vücudumuz tüm bunlarla baş edemeyip yenilenme ihtiyacı duymaktadır. Eğer aşırı yorgunluk ve kaliteli uyku düzenine sahip olamama, boyun ve omuz ağrısıyla beraber baş ağrısı, sindirim güçlüğü, gaz, göz altında oluşan morluklar, dirençli enfeksiyon, dengesiz kilo alımları, güçsüzlük gibi semptomlar varsa vücut yenilenme ihtiyacı sinyallerini veriyor demektir. Bu noktada detoks yapmak akılcı olacaktır ama bunu yaparken pahalı, gereksiz, sağlıksız ürünler içeren ve sizi zorlayan programlardan kaçınmanız gerekir amaç sizi zorlamak ve strese sokmak değil aksine daha sağlıklı kılmak ve mutlu hissetmenizi sağlamaktır.

Detoks Programında Neler Olmalı ?

Bir detoks programında sağlıklı beslenme; sebze ve meyve tüketiminin arttırılması, düzenli egzersiz, terlenmenin sağlanması; sauna ve buhar banyolarından yararlanılabilir, meditasyon ve nefes odaklı rahatlamanın sağlanması ve masaj olmazsa olmazlardandır.

1. PROGRAM

1.gün ve 2.gün: Kırmızı et, yumurta, süt ve süt ürünlerini, kepek, kafein, çikolata ve şekeri diyetinizden çıkarın sadece organik sebzelerle beslenmeye çalışın. Pişirirken de zeytinyağı, susam yağı kullanabilirsiniz.

3.gün: Buna ek olarak, 31tam tahılları, baklagilleri, yağlı tohumları da beslenmenizden çıkarın. İhtiyacınız kadar sebze ve meyve ile beslenebilirsiniz.

4. gün: Tüm katı gıdalardan kaçının. Su, meyve suyu ve çay tüketebilirsiniz.

5. gün: 3 .gün ile aynı

6. ve 7.gün: 1. ve 2. gün ile aynı

2. PROGRAM

7 ve daha fazla gün uygulanabilir.

  • Sebze ve meyveler farklı kombinasyonlarda ihtiyacınız kadar tüketilebilir.
  • Çok miktarda su, meyve suyu, et suları ve çay tüketebilirsiniz.
  • Çeşitli yoğunluk ve sürelerde egzersize ağırlık verilmelidir.
  • Ruhsal olarak da iyi hissetmek için yoga ve meditasyon yapılabilir.

HAFTA BOYUNCA DETOKS

  • Tüm hafta boyunca kırmızı et, balık, tavuk tüketilmemelidir.
  • İşlenmiş şeker içeren hiçbir yiyecek tüketilmemelidir; özellikle beyaz ve esmer şeker, yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren ürünler
  • Yapay tatlandırıcılar; sakarin, aspartam ve splenda tüketilmemeli (şeker ihtiyacını karşılamak için bal, pekmez az miktarda tüketilebilir)
  • Alkol, kafein, sigara, çikolata tüm hafta boyunca tüketmemelisiniz
  • Süt ve süt ürünleri, yumurta ve tam tahıllı ürünler bu bir hafta boyunca tüketilmemelidir. Bunların yerine soya veya badem sütü, soya yoğurdu ve peyniri tüketebilirsiniz.

 

  1. ve 2. Gün
  • Taze/dondurulmuş sebze ve meyveler, mantar ihtiyacınız kadar tüketilebilir. Sağlıklı tahıllar; esmer pirinç, yulaf, baklagiller, kinoa bu programda tercih etmeniz gerekenler.
  • Yemeklerde zeytinyağı kullanabilirsiniz.
  • Yemeklerinizi tatlandırmak için baharatlar ve programa uygun soslar kullanılabilir.
  • En az 8-10 bardak arası su, detoks çorbalar, taze sıkılmış meyve suları içilmelidir.
  • Bitki çaylarını gün boyu tüketebilirsiniz.(yeşilçay, nane çayı, papatya, zencefil, rooibos çayı gibi)
  • Ara öğün olarak karışık kuruyemiş ve kuru meyveler tercih edilebilir.
  • Günde 30-60 dk. arası hafif tempolu egzersiz önerilir.
  • Günde 15-30 dk. arası sauna ve buhar banyosu önerilir.

 

  1. Gün

3.gün tahıllar, yağlı tohumlar, baklagiller ve mantar programdan çıkarılmalı sadece taze sebze ve meyve tüketilmeli. Zeytinyağı, baharatlar, soslar, çorbalar, meyve suları tıpkı 1. Ve 2. Gündeki gibi kullanılmaya devam edilmeli. Programa masaj eklemek hem fiziksel hem de ruhsal olarak rahatlamanızı sağlayacaktır.

 

  1. Gün

Tüm katı gıdalar programdan çıkarılmalı. Sadece su, çay, meyve suları, çorbalar tüketilebilir. Hassas, çok zayıf ve hasta olan insanlar bu programı hafifleterek istedikleri kadar meyve suyu ve çorba tüketebilirler. 4. gün egzersiz ve sauna gibi aktivitelerde bulunmayın. Sadece sıvı tüketip dinlenin.

 

  1. Gün

Tıpkı 3. Gün gibi tahıllar, yağlı tohumlar, baklagiller ve mantar programdan çıkarılmalı sadece taze sebze ve meyve tüketilmeli.

 

  1. ve 7.Gün
  1. ve 2. Gündeki gibi taze sebze ve meyveler, esmer pirinç, kinoa, yulaf, mantar, yağlı tohumlar, kuru baklagiller ihtiyacınız kadar tüketilebilir.

 

Detoks yaptığınız süreçte dikkat etmeniz gereken durumlar:

  • Bitkinlik, baş ağrısı, kramplar, ishal, yorgunluk, güçsüzlük, duygu değişimleri yaşayabilirsiniz. Bununla beraber vücudunuzdaki toksinlerin atılmasına bağlı olarak elektrolit dengesizlikleri, düşük kan şekeri ve vücutta su atılması gibi sorunlar da yaşanabilir. Bu gibi sorunlarla karşılaştığınızda en iyi yaklaşım diyetinize devam etmek olacaktır ama semptomları şiddeti giderek artarsa diyetinizi durdurmanız gerekebilir.
  • Reçeteyle yazılmış olan rutin ilaçlarınıza devam etmeniz önerilir. Bu süreçte bunları bırakmayınız.
  • Detoks boyunca dehidrasyon vücuttan su atılımına bağlı olarak şiddetli olarak kendini gösterebilir bu yüzden yeterince sıvı tüketildiğinden emin olmalısınız.

Detoks sonunda hem bedeninizi hem de ruhunuzu arındırmış olarak daha enerjik, mutlu ve daha az ilaca ihtiyaç duyacak şekilde hayatınıza devam edebilirsiniz.

D Vitamininin Sağlığımıza Etkisi

Blog

D Vitamininin Sağlığımıza Etkisi

2 yaşından büyük herkesin yaklaşık 1000-2000 IU D vitamini alması önerilir. D vitamininin az alınmasının zararlı olduğu gibi çok yüksek oranda alınması da toksik etki yaratarak ölümlere sebep olabilir. Günlük 2000 IU yetişkinler için güvenli dozdur. Koyu tenli ve çok fazla güneş ışığına maruz kalmayan insanlarda bu doz arttırılabilir.

D Vitamini İçeren Besinler ve Kaynaklar

Çok az sayıda besin doğal olarak D vitamini içerir. En iyi kaynakları olarak süt ve süt ürünleri, somon ve ton balığı, D vitaminiyle zenginleştirilmiş kahvaltılık gevrekler sayılabilir. D vitamini ihtiyacını karşılamanın en iyi yolu ek destek kullanmak veya güneş ışığından olabildiğince faydalanmak olacaktır.

D Vitamini Eksikliğinde neler olmaktadır?

Güneş ışığının az olduğu ülkelerde yaşayanlar, günlük, güneşte 15 dk bile yürümeye fırsatı olmayanlar, koyu tenliler tıpkı kilolu ve obez insanlar gibi d vitaminin eksik olduğu grupta yer alır. Günümüzde 1 milyar insanın kanında d vitaminin eksik düzeylerde olduğu tahmin edilir. Özellikle gelişmiş ülkelerde kemiklerin zayıflaması ve raşitizm gibi hastalıkların artmasıyla besinlerde d vitamini zenginleştirilmesine gidilmiştir. Peki, eksikliği artan D vitaminin sağlığımız için önemi nedir? Eksikliği osteoporoz, kanser, multipleskleroz, enfeksiyon hastalıkları; tüberküloz ve mevsimsel grip gibi bir çok hastalığa neden olabilir. Yapılan son araştırmalarda d vitamini eksikliğinin kilo vermeyi büyük ölçüde engellediği ortaya çıkmıştır.

D vitamini çok az besinde doğal olarak bulunan ve vücudumuzun ürettiği bir hormondur. İki formu vardır; D2(pre-vitamin D) ve D3 vitamin(kolekalsiferol). Vücut kolesterolden güneş ışığı yardımıyla D vitamini üretebilir. Düzgün şekilde uygulanmış güneş koruyucu kremler güneş emilimini %90 oranında azaltmaktadır. Bu yüzden güneş ışığına maruz kalsa da güneş koruyucu ürünler kullanan insanlarda d vitamini eksikliğine rastlamak mümkündür. VITAL tarafından yapılan kontrollü, rastgele 20,000 sağlıklı erkek ve kadının katıldığı bir çalışmada 2000 IU d vitamini alanlarda kanser, kalp hastalıkları, inme gibi hastalıklara yakalanma riskinin azaldığı görülmüştür.

Yaşlılarda kemik kırıklarının artma riski d vitamini oranın azalmasıyla ilişkilendirilir. Çoğunluğu kadınların oluşturduğu 40.000 yaşlı kişinin katıldığı bir çalışmada günlük 800 IU d vitamini alanların kırık riskini %20 daha az yaşadığı sonucuna varılmıştır. D vitamini kemik kırıklarını önlediği gibi kasları da kuvvetlendirir. Yaşlıların çok yaşadığı bir problem olan kas tonusundaki zayıflamaya bağlı olarak düşme riskini en aza indirger. Yaşlılar için önerilen: bir anda yüksek doz içeren d vitamini takviyesi almaktansa günlük güvenilir dozlarda d vitamini takviyesi yapılmasıdır.

Kalbimiz kaslardan oluşur, tıpkı diğer kasların olduğu gibi kalbinde d vitaminiyle doğrudan bir ilişkisi vardır. Bu yüzden kalp hastalıkları riskini azaltması şaşırtıcı bir sonuç olmamalıdır. Yapılan çalışmalarda düşük vitamin d seviyeleri olan kişilerde ani kalp ölümleri, kalp ritim bozuklukları, inme yani genel olarak kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riskinin arttığı görülmüştür.

D Vitamini Faydaları Nelerdir?

D vitamini kan basıncı kontrol ederek damar sağlığını korumakta ve böylece kardiyovasküler hastalıklara yakalanma riskini büyük ölçüde azaltmaktadır.

D vitamininin kanseri önlemede de etkisi yapılan araştırmalarla netlik kazanmıştır. Birçok çalışmada düşük d vitamini seviyesinin kolon kanseri riskini arttırdığı görülmüştür.

D vitaminin otoimmun hastalıklar diye tabir edilen “multipleskleroz” ve “tip1 diyabet” hastalıklara karşı etkileri de araştırılmaktadır. 10.000 Finlandiyalı çocuk üzerinde yapılan bir çalışmada doğumlarından itibaren d vitamini takviyesi yapılan çocuklarda tip1 diyabet gelişme riski %90 oranında daha azdır.

D vitaminini enfeksiyonlara karşı da koruyucu etkisi yüksektir. Düşük d vitamini seviyesine sahip olan yetişkinlerde öksürük, soğuk algınlığı ve üst solunum yollarında enfeksiyona daha sık rastlanır. Japonya’da kontrollü, rastgele yapılan bir çalışmada okul çağındaki çocuklarda vitamin d takviyesinin mevsimsel gribe karşı koruyucu etkisinin olduğu kanısına varılmıştır. Grubun yarısına 1200IU d vitamini içeren tablet, diğer yarısına da placebo etkili tabletler verilmiş. D vitamini alan grupta influenza A görülme oranının %40 daha az olduğu görülmüştür.

Balığın Sağlığımıza Etkisi

Blog

Balığın Sağlığımıza Etkisi

Balık sağlıklı bir diyetin olmazsa olmazlarındandır. Balık ve diğer deniz ürünleri uzun zincirli yağ asitlerinden omega 3 ‘ün en önemli kaynağıdır bununla beraber vitamin D, selenyum ve yüksek protein içeriğiyle besleyici değeri oldukça yüksektir. Yapılan çalışmalarda balık yemenin ve balık yağı tüketmenin kalp ve damar sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Binlerce kişinin katıldığı 20 çalışmanın analizinde haftada 2 kez yağlı balık tüketenlerin kalp hastalıkları riskinden ölme oranının %36 azaldığı görülmüştür.

Omega 3

Balığın içindeki omega 3 yağ asitleri kan basıncını ve kalp atış hızını düşürerek kan damarlarının çalışmasını düzenler. Bu özellikleriyle özellikle kalp damar hastalıklarının önlenmesinde önemli bir görev üstlenir. Dietary Guidelines for Americans ve the American Heart Association’a göre haftada en az 2-3 kere balık tüketilmelidir. Bu kadar önemli ve besleyici bir besin olmasına rağmen pahalı olmasından, kolay bulunamamasından, pişirme zorluklarından dolayı çok tercih edilmez. İnsanların diğer bir kaygısı ise acaba bazı balıklardaki ağır metaller, ilaç kalıntıları ve ya toksinler bize zarar verir mi?  Balığın yaralarını ve risklerini inceleyecek olursak omega 3 yağ asitleri ile kalp damar hastalıklarını önleyici etkisi, bebeklerin beyin ve sinir sistemi gelişimindeki etkin rolü, kalp krizi riskini azaltması, depresyon ve Alzheimer gibi hastalıklar üzerindeki olumlu etkileri gibi bir çok yararını sayabiliriz.

Balığın Olumsuz Etkileri

Yediğimiz tüm yiyeceklerle vücudumuza bir şekilde zararlı ve toksik maddeler alabiliyoruz aynı şey balık içinde geçerli. Bazı balıklar yüksek oranda cıva içerebilir. Cıva da yetişkinlerde beyin ve sinir sisteminde zararlara, küçük çocuklarda ise gelişim bozukluklarına neden olabilir. Cıvadan kaçınmanın tek yolu balık tüketmemek olacaktır fakat balığın saydığımız bir çok yararını görmezden gelip balık tüketmemek iyi bir tercih olmayacaktır. Environmental Protection Agency’nin yaptığı hesaplamalara göre 100,000 kişi 70 yıl boyunca haftada iki kere somon tüketirse alacakları ekstra cıva 24 kişinin kanserden ölmesine neden olabilir ama 7.000 kişiyi kalp hastalıklarından koruyabilir. Bununla beraber balıkların çoğu bir etin veya yumurtanın içerdiği cıva kadar cıva içerir. Tüm bunlar değerlendirildiğinde cıvanın olumsuz etkilerinden korkup balık tüketmemek mantıklı olmayacaktır. Fakat aynı şey hamileler için geçerli değildir.

Tüketim Miktarı

Yüksek oranda cıva alımı bebeğin beyin gelişimine zarar verir fakat az oranda omega 3 alımınında aynı etkiye sahip olduğunu biliyoruz. 12.000 hamile kadınla yapılan bir çalışmada zeka testlerinde haftada 2 porsiyondan az balık tüketen annelerin çocukları haftada 2 porsiyon balık tüketen annelerin çocuklarından daha kötü sonuçlar elde etmiyor. Bu demektir ki cıvanın beyin üzerinde zararları olabileceği gibi omega 3’ün az alımı da beyin fonksiyonlarının gelişmesini büyük ölçüde azaltıyor. Hamileler önerilen miktarlarda haftada 2 kereden fazla olmamak şartıyla balık tüketmelidir ama cıva oranı yüksek kılıçbalığından kaçınmalıdırlar. Haftalık en fazla 350g kadar balık tüketebilirler. Karides, konserve ton balığı, somon, dil balığı cıva oranı düşük balıklardır ve rahatça tüketilebilirler. Cıva alımının dikkatle incelenmesi sadece hamile ve hamile kalmayı düşünen kadınlar için önemlidir. Toplumun geri kalanı için önemli bir risk faktörü değildir.

Balığa Alternatif Besinler

Peki, balık sevmeyenler ve yiyemeyenler ne yapabilir? Omega 3 ‘ün tüm kaynağı balık değildir. Keten tohumu, ceviz ve bazı bitkisel yağlarda bitkisel kaynaklı omega 3(ALA-alpha linolenic acid) alabiliriz. Ama bunlar vücutta deniz ürünleri kaynaklı EPA ve DHA yağ asitlerine dönüşmez. Bu yüzden aslında balığın yerini tam anlamıyla tutmadığı için balık yerine önerilmez. Health Professional Follow-up tarafından yapılan bir çalışmada yüksek oranda ALA alımının kalp ve damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisi olduğu görülmüştür ama yapılan çalışmalar hala yetersizdir. Bu yüzden sağlıklı yağ asitleri içeren besinler tüketmenin sağlık açısından yararlı olduğunu söyleyebiliriz.

 

Son Dakika Diyeti

Blog

Son Dakika Diyeti

Marie Claire’de yayınlanan yazım…

Bütün kış her istediğinizi yiyerek-içerek geçirdiyseniz , hiç bir şekilde kendinizi yaza hazır hissetmediğinizi düşünüyorsanız, yapacağınız ufak değişikliklerle ve son dakika diyetiyle kendinizi yaza mükemmel şekilde hazırlayabilirsiniz. Kısa sürede hem sağlıkla kilolarınızdan kurtulup hem de daha zinde hissedebilirisiniz. Şimdi harekete geçme zamanı.

Peki yaza bu kadar az kalmışken neler yapabiliriz ?

  1. Her sabah aç karnına 1-2 tatlı kaşığı elma sirkesi suya karıştırarak tüketilmeli

Yapılan bilimsel çalışmalarda elma sirkesinin kan şekerini düşürdüğü tespit edilerek hem gün boyu tokluk sağladığı, tatlı isteğini azalttığı ve selülitlerin giderilmesinde yardımcı olduğu gösterilmiştir.

  1. Öğle yemeğinden sonra karbonhidratlı yiyecekler ve meyveler mümkün olduğu kadar az tüketilmemeli

Fazla meyve ve karbonhidratlı yiyecekler(simit, ekmek, makarna, pastane ürünleri, tatlılar ) insülin salınımını ciddi derecede arttırır, insülin ise çabuk acıktıran ve yağlandıran bir hormondur. Son dakika diyetinde bu yiyecekler mümkün olduğu kadar az tüketilmelidir.

  1. En azından gün aşırı 5-6 dakika egzersiz için zaman ayrılmalı

Beslenme kadar egzersiz de bu sürecin en önemli parçalarından biridir. Her gün veya gün aşırı evde kendiniz yapacağınız 5-6 dakikalık egzersizler ile 1 ay sonunda vücudunuzdaki değişime inanamayacaksınız.

  1. Asla öğün atlanılmamalı

Kilo verme döneminde özellikle de hızlı kilo vermeye çalışılan dönemlerde yapılan en büyük hatalardan biri de  öğün atlamaktır. Az yemek size hızlı kilo verdirmez aksine kilonuz veriminizi yavaşlatır, hatta uzun süre kilo verimi durur, vücut kendini korumaya alır. En sonunda da bu süreç yeme ataklarıyla son bulur. Bu kısır döngüden çıkmak için yapılacak en önemli şey öğün atlamamak ve az yememek olmamalıdır.

  1. Her gün 1 bardak KEFİR içilmeli

Kabızlık, herkesin kilo verme döneminde en çok karşılaştığı şeylerden biridir. Kabızlığı çözmeden ise kilo verimini hızlandırmak veya belli bir rutinde tutmak çok mümkün değildir. Bunun için her gün 1 bardak kefir tüketmeliyiz çünkü kefir hem kabızlığı çözer , hem de metabolizmayı hızlandırır. Yapılan son bilimsel araştırmalarda da kanıtladığı üzere sağlıklı olmak ve kilo vermek için ilk hedef bağırsak mikrobiyotasını düzeltmek olmalıdır. Bunu da ancak prebiyotik(sarımsak, soğan, muz, elma, keten tohumu) ve probiyotik gıdaları (kefir, ev yoğurdu, probiyotik yoğurtlar, probiyotik takviyeler, kombu çayı …) tüketerek yapabiliriz.

  1. Stresten uzak durulmalı

Merak etmeyin , her şey kontrol altında . Yukarıdaki uyarılara dikkat edip , kontrollü giderseniz yaza istediğiniz beden ile girmeniz kaçınılmaz . Stres hormon dengenizi olumsuz etkileyerek , yemek ataklarını arttırıyor ve ne yaparsanız yapın vücut kendini kitleyerek kilo verimi gerçekleşmiyor .

Danışanlarımda kısa sürede güzel sonuçlar aldığım bu listeyi sizinle de paylaşmak istiyorum . Unutmayın, “Güzel günler sana gelmez, sen onlara yürüyeceksin.”

 

SON DAKİKA DİYETİ (3-5 gün)

SABAH

2 yuvarlak dilim ananas

3-4 yemek kaşığı lor peyniri (maydanozlu + 1 çay kaşığı keten tohumlu )

2 tam ceviz

domates/salatalık/biber

ARA

Tarçınlı yeşilçay +10 çiğ badem

ÖĞLE

Izgara tavuklu(200g) veya 160g ton balıklı Bol Yeşil Salata

1 dilim çavdar ekmeği

ARA

1 su bardağı kefir (1 çay kaşığı zencefil veya zerdaçal eklenmiş )

AKŞAM

5 yemek kaşığı patlıcan Salatası

2 yemek kaşığı yoğurt

Patlıcan Salatası TARİFİ

Malzemeler: 1 kilo patlıcan, 500g kırmızı kapya biber

Yapılışı: Tencereye 1litre su koyulur, 1 tatlı kaşığı tuz,1 tatlı kaşığı sirke ile patlıcanlar ve biberler haşlanır. Haşlandıktan sonra patlıcan ve biberlerin suları iyice sıkılır ve son olarak yoğurtla karıştırılarak yemeğe hazır hale gelir. Afiyet olsun.

 

Kırmızı Et Yeme Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

Blog

Kırmızı Et Yeme Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

Sağlıklı beslenmede her zaman besin çeşitliliği ve sağlıklı pişirme yöntemleri ile beslenmenin esas olduğu kabul edilen bir kuraldır. Ancak son yıllarda bazı yiyeceklerin farklı önemli hastalıklar için direk neden olduğunu gösteren kanıtların bulunması beslenme biliminde yeniden uyanış dönemini başlatmıştır. Bu yiyeceklerin başında kırmızı etin geldiğini gösteren kanıtlar her geçen gün yeni araştırmalarla karşımıza çıkmaktadır.

Kırmızı et; vücut için kaliteli protein kaynağıdır. Demir ve çinko gibi mineraller,  B12 vitamininden de zengin olması açısından unutkanlıktan anemiye kadar tüm diyet önerilerinin en başında verilen yiyecekler olarak gelmektedir. Peki, araştırmalar ne diyor? Gerçekten kırmızı et yemeden günümüz koşullarında yaşanılamaz mı? Bu konulara açıklık getirmek adına kırmızı eti masaya yatırmak istiyorum.

Bazı Kanser Türleri İçin Büyük Risk

2003 yılından itibaren Dünya Sağlık Örgütünün diyet ve kanser araştırmaları her raporunda Batılı ülkelerde tüm kanser vakalarının en az % 30-40 kadarının diyet etmenlerine bağlı olduğunu belirtmiştir. Hatta beslenmeci araştırmacılar ilk olarak 1990 yılında; diyet ve kanser arasındaki kesin kanıtların olduğunu ve tek majör etken olarak kırmızı etten kaçınılmanın en etkin yol olduğunu bildirmişler, hatta kırmızı et tüketiminin azalması ile daha az hastalıklara yakalanma olacağı ihtimalini de belirtmişlerdir. Amerika, İngiltere ve Almanya’da yapılan çalışmalarda vejetaryenlerin et yiyenlere göre % 40 daha az kansere yakalandıklarını; Harvard Tıp Fakültesi Beslenme Bilimleri çalışmalarında ise düzenli olarak günlük et yiyenlerin nadiren et yiyenlere nazaran kolon kanserine yakalanma riskinin 2 kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca kırmızı etin koroner kalp hastalığı, kanda yağların birikmesi, ürik asit düzeylerinde artışa neden olarak gut hastalığına yakalanma ve mide-bağırsak sağlığını tehdit edecek bileşikler oluşturma gibi olumsuz yönleri de bulunmaktadır.

Kansere Neden Olan Mekanizma Nedir?

European Journal of Clinical Nutrition dergisinin “Kanserden Korunma Çalışması Beslenme Raporunda” kırmızı etin kolon kanseri ve meme kanseri riskini arttırdığını açıkça anlatmıştır. Kırmızı etin kanser riskini arttırmasındaki ilk faktörün etin pişirilme şeklinde olduğu yönündedir. Kırmızı etin yüksek ısıya, uzun süreyle maruz kalması etin yapısını bozarak besin değerini kaybetmesine, ısı ile heterosiklik karbonlar ve polisiklik aromatik bileşikler gibi kimyasalların oluşmasını sağlayarak kanserojen etkinin artmasına da neden olmaktadır. Amerikan Kanser Araştırmaları Derneği’nce açıklanan araştırmalarda, bilim adamları 9 yıl süreyle sağlıklı olan 62 581 kişinin beslenme alışkanlıklarını izlemiş. Bu süre zarfında 208 pankreas kanserine denk gelmiştir. Bu araştırmada eti çok pişmiş olarak tüketmeyi tercih edenlerin kansere yakalanma riski, daha az pişmiş tüketen ya da hiç et yemeyen kişilere göre kansere yakalanma riskinin % 60 daha fazla olduğunu görülmüştür.

Kolon ve meme kanserlerine risk yaratan diğer faktörün ise kırmızı ette bulunan demir mineralinin hem demiri formunun çok yüksek oranda bulunmasıdır. Hem demiri özellikle sindirim sisteminde nitrozamin denilen bileşiklerin fazla üremesine neden olmakta ve bağırsakta kanser yapıcı ortamı oluşturmaktadır.

Beyaz Et Çeşitlerinde de Bu Risk Var mıdır?

Kırmızı etin aksine beyaz et çeşitleri olan balık, tavuk ve hindi etinin kesinlikle kanser yapıcı bir etkisinin bulunmadığını belirtmektedir. Hem demiri kırmızı et kadar yüksek olmayan tavuk, hindi ve balık çeşitleri yendikten sonra nitrozamin bileşikleri oluşmamaktadır. Pişirme ile heterosiklik aminler kırmızı etteki gibi fazla miktarda besinde açığa çıkmamaktadır. Kırmızı etin tam tersine beyaz etlerde bunulan çoklu doymamış yağ asitleri kanserojenik maddeleri temizleyici etkiye sahiptir. 10 Avrupa ülkesini içine alan çalışmada yüksek kırmızı et tüketiminin kolon kanseri riskini arttırdığı,  bununla beraber yüksek oranda balık tüketiminin ise bu riski azalttığı sonucuna varılmıştır.

Kırmızı etin içerisindeki yüksek hem demir fazla miktarda et tüketildiğinde vücut tarafından yeteri kadar emilememekte bu da sindirim sistemine ve bağırsaklara zarar vermekle beraber serbest radikal oluşumunu hızlandırmaktadır. Serbest radikal oluşumu DNA hasarlarına ve hücrelerde geri dönülemez bozukluklara yol açtığı için özellikle kolon kanseri olmakla beraber diğer kanser türlerine de davetiye çıkarır. Bu zararı en az düzeye indirmek için kırmızı et tüketimi minimum düzeyde tutulmalı ve antioksidan içeriği yüksek sebze ve meyvelerle desteklenmelidir.  Bu bakımdan tavuk, hindi ve balığı tercih etmek sağlığımız açısından önem kazanmaktadır.

Kırmız Et Kalbe de Dokunuyor

Kırmızı etin yağlı ve kas eti aralarında gizli olarak doymuş yağ çeşitlerinden stearik asit ve palmitik asit nedeniyle kan yağlarını yükseltici etkisi bulunmaktadır. Nitekim yapılan çalışmalarda batılı ülkelerin genel beslenme prensibi olan yüksek oranda et ve et ürünlerinin tüketimi, meyve ve sebzeden fakir beslenme, düşük fiziksel aktivite ve sigara kullanımı kalp hastalıklarından ölme riskini yüksek sebze, meyve, balık ve tavuk tüketenlere göre %22 oranında arttırdığı bulunmuştur. Ancak özellikle yağlı balıklar içerisindeki omega-3, EPA ve DHA yağ asitleri sayesinde serbest radikal oluşumu engellemeye yardımcı olurken iyi huylu kolesterolü yükselterek damar tıkanıklığı riskini en aza indirmektedir. Akdeniz Diyetinde olduğu gibi dünya bilimi kırmızı eti ayda bir kere yemenin yeterli olduğunu belirtmektedir.

Beyaz Etlerde Ağır Metal ve Antibiyotikler Sorunu Önemli

Günümüz çevre koşulları açısından deniz ürünleri, yetiştirme çiftliklerine baktığımızda ise tavuklara verilen psikiyatrik ile antibiyotik ilaçlar ciddi sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ağır metaller genelde derin sularda yaşayan balıklarda yüksek oranda bulunmaktadır. Çevre kirliliği sağlıklı yiyeceğe ulaşmada ciddi problemken ağır metaller beyin, karaciğerde toksik etki ve vücudun tüm organlarında kanser riskine davetiye çıkarabilmektedir. Kümes hayvanlarında kullanılan bu tip ilaçlar da kişinin antibiyotiğe karşı direncini değiştirmektedir. Beslenme Uzmanı olarak sizlere pratik çözümler önermek isterim. Beyaz et çeşitlerini yeme zorunluluğumuz var ve sağlıklı hale getirmek istiyorsak; tavuk ve hindi etini elbette güvenilir çiftliklerden organik veya köy çiftliklerinde doğal yaşam koşullarında yaşamış olanları almalısınız. Ancak bulunmuyorsa sevindirici de bir haberim var. Tavuk ve hindi etini çok az suda düdüklüde pişirin ve suyunu dökün. Daha sonra yemeklerinizde kullanın. Çünkü düdüklüde sağlıklı pişirme ile antibiyotik ısı etkisi ile kaybolacaktır. Balıklarda ise derin su olmayan ve mevsiminde temiz denizlerden çıkarılmış olanlarını almak tek yol. Güvenilir tavuk, hindi ve balığı alıp derin dondurucuda saklayabilme olanağınız olduğunu da unutmayın.

Unutkanlık ve Anemi İçin Kırmızı Et Şart Değil

Birçok araştırma B12 vitamini eksikliğinde kırmızı et yemeden yumurta, balık, tavuk, hindi eti gibi yiyecekleri de beslenmede arttırmanın unutkanlık sorununa neden olan kanda B 12 seviyesini arttırdığını göstermektedir. Anemi için yüksek biyolojik değere sahip kırmızı et dışında da kaliteli yiyecekler bulunmaktadır. Yumurta, hindi eti, kurubaklagiller, pekmez, yer fıstığı, fındık, badem ve bezelye gibi sebzelerden de beslenerek anemiye neden olan kandaki demir durumlarının yükselmelerine olanak sağlanabilir.

 

Sosyal Hayatımızdan Kopmadan Diyet Yapmak Mümkün Mü?

Blog

Sosyal Hayatımızdan Kopmadan Diyet Yapmak Mümkün Mü?

Sosyal yaşamda diyet yapmak herkesin zorlandığı ve diyet motivasyonunu düşüren bir durum. Özellikle yaz aylarına girerken, kendinizi zorlamadan yapacağınız ufak değişikliklerle yaza formda girebilirsiniz. Yorucu iş hayatı, koşuşturmalar, arkadaş toplantıları ve seyahatlere rağmen yapacağınız uygun seçimlerle diyet psikolojisinden ve baskısından uzaklaşarak keyifli bir diyetin ve formda bir hayatın kapılarını aralayabilirsiniz.

Restoranlarda dikkat edilmesi gerekenler; Çalışmalar gösteriyor ki yapılan uygun başlangıç seçimleri iştahınızı baskılarken kilo vermenizi de kolaylaştırmaktadır. Bunun için bir salata veya çorbayla başlangıç yapmak doğru bir tercih olacaktır. İkinci önemli nokta ise restoranlara ne istediğinizi bilerek gitmeniz ve kimsenin sizi etkilemesine izin vermemeniz gerekir. Yemeğin pişme şekli de bu anlamda önem taşır. Tercihlerimizi buğulama, haşlama, ızgara ve fırın şeklinde yapmak ve kızartmalardan uzak durmak diyetin devamlılığı açısından önemlidir. Yemeklerinizin yanında garnitür olarak patates kızartması, pilav veya makarna yerine haşlama veya ızgara sebze tercih edilmelidir. Bununla beraber dışarıda sunulan büyük porsiyonlar, seçimler ne kadar doğru olsa da diyeti olumsuz yönde etkileyebilir. Bunun için ana yemeği paylaşmak veya ertesi gün için paket yaptırmak porsiyon kontrolü ve diyet takibi açısından faydalı olacaktır.

Kahve seçimlerinde dikkat edilmesi gerekenler; Popüler kahve zincirlerinden yapacağınız yanlış seçimlerle bir öğünde almanız gereken kaloriden daha fazlasını alabilirsiniz. Yapılan araştırmalarda kahve içerisindeki kafein konsantrasyonunuzu arttırırken aynı zamanda tip2 diyabete yakalanma riskinizi de azaltır. Bunun için küçük boy şekersiz, yağsız süt ile hazırlanmış bir kahve veya filtre kahve sizin için iyi bir seçim olacaktır.

Partilerde, toplantılarda ve açılışlarda dikkat edilmesi gerekenler; Toplantılarda ve partilerde yapılan en büyük hata büfenin etrafında gezerken ne kadar yediğinin farkında olmamaktır. Bunun için yapılacak en uygun şey tabağına uygun 2 yiyeceği alarak yeme işini kararında bırakmak olacaktır. Uygun yiyecekler olarak yoğurt soslu ızgara sebzeleri, meyve ve meyve salatalarını, mayonezsiz peynirli, domatesli kanepeleri sayabiliriz. Pastane ürünleri, minik kişler, yağlı mezeler, kızarmış köfte ve sosisler ise kaçınılması gereken gıdalar arasında yer alır. Alkol, şekerli ve gazlı içecekler, meyve suları ise tercih edilmemelidir.

Ara öğünde dikkat edilmesi gerekenler; Sağlıklı seçimler içeren ara öğünler kan şekerinizi düzenleyerek ve vücudunuz için gerekli olan enerjiyi sağlayarak gün boyu zinde kalmanızı sağlar. Porsiyon kontrolü sağlanarak tüketilen taze meyveler, yağlı tohumlar(badem, fındık, ceviz), kutu yağsız süt ve yoğurtlar her zaman ulaşabileceğiniz ve yanınızda kolayca bulundurabileceğiniz ara öğünler olarak sayılabilir.

Brunch ve Pazar kahvaltılarında dikkat edilmesi gerekenler; Bütün bir haftanın yorgunluğunu attığınız pazar kahvaltıları ve brunchlarda aslında farkında olmadan 1 haftalık emeğinizi de yok saymış oluyorsunuz. Yüksek miktarda tüketilen salam, sosis, sucuk gibi işlenmiş gıdalar fiziki görüntünüzden ziyade sağlığınız içinde büyük tehdit oluşturmaktadır. İçerdiği yüksek oranda sodyum ve doymuş yağlar yüzünden damar tıkayıcı özelliği olan bu besinlerin, yapılan araştırmalarda %42 oranında kalp hastalıkları riskini ,% 9 oranında ise tip2 diyabete yakalanma riskini arttırdığı görülmüştür. Sağlıklı ve dengeli bir kahvaltı 3 besin grubunu içermelidir: yağsız protein, kompleks karbonhidrat ve meyve. Tam tahıllı ekmek, az yağlı peynir veya yumurta ve 1 porsiyon meyve ile yapacağınız kahvaltı ile hem sağlınızı hem de formunuzu korumuş olacaksınız.